Hakkımızda

Sonbahar sabahıydı, yağmurlu, ıslak, nem kokusunun toprak kokusuyla karıştığı, sıradan bir sonbahar sabah kahvaltısında iki arkadaştık masanın başında..

Arkadaş diyorum ama öyle çok küçümsenecek bir hikayemiz yoktu bizim, dilimizi yakan acıyı da beraber yedik, içimizi kıyan tatlının üstüne de çayı beraber yudumladık…çook önceden verilmiş sözlerimiz vardı, hayatta tırmanırken aynı hedefe omuz omuza gitmek gibi…anlayacağınız biz iki kişi, iki iyi dosttuk.. işimiz gücümüz hallice, keyfimiz akşam üstleri kahvemizi yudumlarken fıkralar anlatacak kadardı..

O gün kahvaltıdan sonra ikimizde demli çayı olan, buram buram kahve kokan bir mekan aradık kendimize, her kapıdan döndük içinde eksik olan, bizi çağırmayan bi şeyler vardı, keşkeyle başladık bu efsaneye…

Keşke dedik tavşan kanı çayları ince belli bardaklarda getirseler,

Keşke yanında şöyle ağzımızın ekşisini götürecek tatlılar olsa,

Keşke acıktık dediğimizde ekmek arası lezzetler olsa tarifini bizim bile bilmediğimiz,

Keşke eşimizi dostumuzu kolundan tutup götürebileceğimiz tadı damağımızda, kokusu burnumuzda kalan yemekleri olsa,

Keşke akşamları maçları şöyle ağız tadıyla izleyebileceğimiz bizim stadımız olsa,

Keşke öğlen arasında ofisin kağıt kokusunda kaçıp bir iki yudum kahve yudumlasak kokusu sıcağında gizli,

Keşke her hizmet eden arkadaşlar dost canlısı olsa evin adamı gibi, ofisin çaycı teyzesi gibi,

Keşke hem çok şık olsa hem de yakmasa cebimizi,

Keşke hanımın evde yapamadığı ala franga yemekleri yesek ustanın ellerinden,

En önemlisi keşke içinde bol muhabbet olsa, ev gibi, bizim gibi, içimizden gibi bir mekan olsa…

İşte orada mekan derken kafamızda, cevabı bizde saklıydı aslında, neden olmasın ki…

Hemen o sabah sıvadık kolları başladık mekan aramaya, bulduğumuz her yerin bizi kaçıran bi tarafı oldu, ya cebimizi yaktı, ya gönlümüzü… içimizde öyle coşturan bi heyecan vardı ki, o bana anlattı, ben ona hayalleri ama doyamadık anlatmaya hadi birine daha anlatalım derken vardık bi dostumuzun demli çayını içmeye, karanlık bir lastikçinin önünden geçtik, içine baktık karanlıktan da bir şey göremedik doğrusu,

Gözgöze geldik yok dedim, yok dedi, olmaz , ı ııh, ama oldu aslında hayallerde, cuk oturdu belkide, ama ne cesaretimiz vardı evet demeye, ne de dilimiz vardı yok demeye…

Üç tane karanlık dükkan, kapısı karanlık, içi karanlık, bildiğin tamirci kokusu duvarlarında, bildiğin boyalı ekmek teknesi bi vatandaşın..girdik içeriye niyeyse bizi çağırdı efsane içerden, oturduk sohbete başladık, meğer usta kapatmaya karar vermiş dükkanı, biz de sormadan aynı gönülle kabul ettik teklifleri, uzattık elimizi, tokalaştık, efsanenin ilk satırlarını başladık yazmaya..

Ertesi sabahı zor bekledik ikimizde, hayal üstüne hayal, hesap üstüne hesap, ettik sabahı anlayacağınız göz kırpmadan, girdik bizim ekmek teknesine sağa baktık, sola baktık nereden başlasak, nereyi bitirsek diye, üç ayrı mekan oraya girdik, öbürüne çıktık, bizi gören duyan herkes aklımızdan şüphe etti, hayal bunlar hayal dedi, imkansızlık fazlalaştıkça içimizde uyuyan hırs her rehavette dürttü bizi…

Mimarlar geldi, ustalar gitti, Tolga kardeşimiz geldi anlattı biz dinledik, bütün duvarları yıktık, hem dükkanda hem içimizde, olmaz olmaz dedik her şey olur, biz bu mekanda ince belli bardaklarda demli çaylar içicez dedik durduk her gelene..

Baktık biz her yere yetemiyoruz bir de zamanın içinden bir delikan olmalı içimizde, kardeşimizi çağırdık, anlatsın diye bize zamane gençliğini, keyifli mekanları..o da sağ olsun kırmadı bizi, koştu geldi, omuz verdi efsaneye..

Her biten dekorun üstüne konuştuk, yine bir akşamüstü ustalarla çayımızı içerken tuvaletlerin kapıları çarptı gözümüze ne yaparız, ben dedim paravan olsun, o dedi ağaç koyalım, sessiz delikanlı koştu çıktı mekandan bir baktık ki elinde koca bir kapı, efsanenin kapısı, eskiciden kapıp gelmiş kan ter içinde, hıh dedik işte, her şeyde olduğu gibi yine evimiz dedik düşündük en ince ayrıntıya kadar, her yerde elimizin izi vardı..

Lambalara kadar düşündük nasıl aydınlansak diye, biraz loş olsun gecenin dinginliğini korusun istedik, aydınlık olsun bahçemizde sabahın tazeliğini yaşayalım istedik..

Mekanda portakal limon ağaçları olsun dedik, bizi akdenizin tazeliğine götürsün,

mekanda zerafet olsun dedik rica ettik Fransızca bilen kardeşlerden bize adını bilmediğimiz ama bir o kadar da aşina olduğumuz, çocukluğumuzdan kalma Mireille Mathieu şarkılarını getirdiler,

mekana çocukluğumuzda okuduğumuz Proust romanlarındaki madlen kokusu doldu,

Champs-Elysees cafelerinin havasını soluduk içimize taşıyıp buralara kadar getirdik sizler için.. içine İstanbul koyduk birazda…

Aylar sürdü, geceler sabah olmadı, sabahlar akşama kavuşmadı içimizde, lambasından, tabağına kadar, çatalından, peçeteliğine kadar çeyiz hazırlar gibi özendik, ha bugün ha yarın derken gelini hazırladık düğün gününe…ama efsanenin adı yoktu biz aramızda lakap takmıştık efsane diye, çağırdık bizden olan herkesi, eş, dost, akraba, yaşlı, genç her kafadan bir ses çıktı, ama herkeste tek bir yürek sesi vardı saray gibi mekan yaptınız, saray gibi….dediler palas yani bildiğin lüks mekan…Tolga kardeş isim babası oldu, koyduk mu efsaneye gerçek adını cafe palas…derken ağzımızı doldurdu yüreğimiz gibi..

Açılış günümüzü bile çok düşündük, öyle bir gün olmalı ki kimse unutmamalı dedik, öyle bir gün olmalı ki herkes elinde gülle gelmeli dedik…kararı verdik 8 mart dünya kadınlar gününde efsaneye imzamızı attık, kapılarımızı açtık siz dostlarımıza.. her gelene gül dağıttık kucak dolusu, o da yetmedi mekanın tam kapısına koca bir gül yaptırdık her geçen koklasın diye..

Açıldığımızdan bu güne hep eve gelen misafir gibi ağırladık sizleri, biz bir aileyiz sizinle her geçen gün büyüyen, koskocaman masalara sığmayan bir aileyiz..

Cafe palas bir efsaneydi bizim gönlümüzde, varsın sizin de sarayınız olsun hayallerinizde…